ZEHRA KOSOVA
“(...)Ve kadınlar/bizim kadınlarımız.”
Devrimci Kadınlar Birliği kuruluş çalışmalarında, Suat Abla (Derviş) nın davet ettiği kurucu üye toplantısında tanımıştım Zehra Ablayı. İlk sendikacı kadınımızdı. TKP nin önemli bir ismi ve savunucusu idi.Dr.Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat’ın geleneğini sürdüren,yurt dışında kendilerini TKP olarak tanımlayanlarında korkulu rüyası idi .Kendisi 1930’ ardan itibaren TKP’ in içinde ve yönetiminde yer aldığından herkesi tanıyıp,kimin direnip-kimin direnmediğini çok iyi bilen bir kişiydi.Tütün işçilerinin örgütlenmesinde çok önemli katkıları olan bir direnişçiyi anlatmak beni nedense hüzünlendirir.
1934 yılında parti kararı ile Mustafa Ağbi (Çelik Mustafa) ile beraber KUTV’ (S.S.C.B.Doğu emekçileri komünist üniversitesi) giderken yol macerası ise, çok uzun bir anı…
Bu üniversitenin; politik bilinçlendirmede gidenlere neler kazandırdığını anlatırken, çok keyiflenirdi.
TKP nin lideri Dr. Şefik Hüsnü ‘nün “kara kızı” Zehra Abla, işçi sınıfının bir simgesi olarak, yaşayacaktır anılarımızda…
DİSK in mallarının iadesinin yapıldığı dönemde,Petrol-İş Sendikasının Eğitim –Teşkilatlandırma Sekreteri olan Mansur Burgucu aracılığı ile bu güzel insanların,Ören’de bulunan dinlenme tesislerinde misafir edilmelerini,eğitim çalışması için gelen üyelere geçmiş deneyimlerini de anlatabileceklerini söylediğimde Mansur ve Münir Ceylan bu teklifimi heyecanla karşılamış,bu güzel insanları tanımaktan onur duyacaklarını söylerken çok mutlu olmuşlardı.Sendikanın Genel Merkezinden çıkarken Mansur;”ablacığım;otobüsle göndermeyelim.benim aracımla götürürüz” dediğinde ahde-vefanın önemini bu kelimeler anlatıyordu…
Günler sonra,Zehra Ablanın Dolap dere de bulunan evinin kapısında mahalleli oturup ağlı yordu..Kalp krizi geçirdiğini,Okmeydanı SSK hastanesine ambulansla komşularının götür düklerini dinlerken benimde yüreğim sıkışmaya başlamıştı.
SSK hastanesinin acilinde, bir sedyenin üstünde yatar bulmuştum. Elimi avuçlarının içine almıştı. Sanki veda eder gibi ”…sanırım buraya kadar Hale’ciğim” cümlesi beni perişan etmiş, çaresizlik içinde M.Lütfi’ yi (eşim) aradığımda, biraz rahatlamıştım. Yanımıza geliyor olması bana güç vermişti. Sendikadan Mansur’ u arayıp durumu ileteceğini söylemesinden sanırım 10–15 dakika sonra Mansur ve Münir’in talimatıyla bizi almaya gelen, iki doktor, iki hemşire ile bir özel hastanenin ambulansı içinde Zehra ablanın kurtuluşunu sağlayacak hasta- haneye doğru yol almaya başlamıştık.
Zehra Ablayı yoğun bakım ünitesine almışlardı, bende bahçede sigaramı içiyordum. Zihni Ağbiyi (Anadol, geçmiş tevkifatdan arkadaşı) karşımda görmek, başımı omzuna yaslaya-bileceğim birini karşımda görmek beni nasıl mutlu etmişti.
Petrol-İş Sendikasının, vefalıları Mansur ve Münir’de gelmiş,”…Zehra Ablayı yaşatmak için ne yapmamız lazımsa, yapılacaktır.” cümlesini duymak Zihni Ağbiyi duygulandırmış, ağlama ya başlamıştı.
Zehra Ablanın yoğun bakımda geçirdiği 3 gün, benimle beraber hastanenin. Lobisinde oturmuş eşi Naciye ablanın evden getirdiği yiyecekleri beraber yemiştik. Zihni Ağbinin yaşı da 75 in üstünde idi ve kendisi de midesinden ciddi rahatsızlıklar yaşıyordu. Sanırım yoldaşlık bu idi… Lobide ki koltukların üzerinde uyumak bile ona zor gelmemişti. Ara-sıra espri yapıp”1.Şube de gözaltında tutulurken, beton zeminli hücreleri görmüş bizlere burası; Hilton Otelinin süiti gibi gelir.”demekten de kendini alamazdı. Yaşamları ile düşündükleri çelişki yaratmıyordu. Bizde bu insanları tanımaktan hep onur duyduk.
12 Eylül’ ün herkesin üzerinden dozer gibi geçtiği günlerde bu inançlı insanlar sıkıyönetim mahkemelerin de yargılanırken eğilip-bükülmeden dimdik ayakta idiler. İsteselerdi yurtdışına çıkabilir,mülteci yaşamını tercih edebilirlerdi.Ama onların geleneğinde “mültecilik” yoktu. Eleştirdikleri mültecilik statüsü, (Leipzig de yaşayanları hep eleştirdiler.) onlara göre değildi.
Düşünün ki, onların “İ.Bilen” liderleri 20’li 30 lu yıllardan bu yana Türkiye uğramamıştı. Bolu dağlarında gerillaları dolaştığı efsanesi yayacak kadar ülkesinden kopuktu. Bir diğeri 51 tevkifatı sonrası hemen mülteci olmayı tercih etmiş ,”devriminden sorumlu olduğu “ülkeyi terk etmişti. Zehra Kosova ve önde gelenler Türkiye’yi terk etmemiş, olabileceği kadar mücadele etmeyi tercih etmişlerdi. Sonraları mültecilerin artçılarının kimi meyhaneci olmuştu, kimi liberal partilerde görev almıştı. Ve düzen partilerinden milletvekili olmak,düzen içinde yer almak için yal akala biri Hint Horozu / Erdal İnönü’ye biatlarını belli etmek için “ Allah Komünizm Belasından dünyayı kurtardı !” diyebilmişti. Hint Horozu/ Erdal İnönü’ye bile pes ettirecek bu lakırdıya cevap burjuva kültürünü hazmetmiş oğul İnönü’nün ,” O kadar da değil !” demesine sebep olmuştu da yine de utanmamışlardı.
Onlar sonraları, partinin haramzade mirasçıları gibi ve sanki babalarının mirası gibi ‘ kazanımlarından’ şirketler kurdular. Şirket ortaklıkları ile hala rahat yaşamlarına devam ediyorlar.
Sorgulanmasız... Hesap sorulmaksızın... Sorgulamak da bir kültür sorunu değil midir?
Zehra Ablayı 4.gün odasına çıkardılar. Odamız deniz manzaralı, her türlü konfora haiz bir oda idi.Petrol-İş sendikası her şeyi düşünmüş,tüm imkanlarını seferber etmişti.İlk ziyaretçilerimiz den biri İlhamı Soysal’dı. Zehra ablaya anılarını yazması için ikna etmeye çalışıyordu. Kasım paşa-Ortaköy-Üsküdar tütüncülerinin, eski arkadaşlarının ziyaretlerine tanık oluyordum. TKP’nin kara kızı Zehra abla yoldaşlarını görmekten çok mutluydu. İşçi sınıfı onu unutmamıştı ama kendine “aydın” diyenler nerdeydi?.. Kendini “aydın” sanan hapishane arkadaşları (ki; onlar kendilerini politik arenada komünist diye tanımlıyordu.)
Odamızda geçireceğimiz ilk akşamdı... Yatağımı hazırlamak için ayağa kalktığımda, Zehra ablanın “yanıma otur, sana anlatacaklarım var. Yarın Zihni’ ler geldiğin de sen benim eve git, anılarımı yazdığım sarı sayfalı defterleri getir. Anılara ekleyeceğim daha çok şey var. Kocanın söylediği doğru. Ben partim zarar görür diye, üst düzeyde bazı konuları anılarıma dahil etmedim ama, Laipzig’ dekiler geri dönüyormuş, onlara da bazı gerçekleri anlatmakta fayda var sanırım. Biz size ne anlattık ise, onlara da bu tarihi anlatanlar var. Bazı konular aydınlığa çıkmalı. Kim-kime iade-i itibarını geri verecek, görelim bakalım.”
Dr.Şefik Hüsnü bey ve Reşat Fuat bey için söylenen “iade-i itibar” Zehra ablayı belli ki çok üzmüştü. Tek başına bile kalsa, o; örgütü varmış gibi ilkeli, bir komüniste yakışır biçimde yaşamını sürdürmüştü.
Evden aldığım üç defter bir tarihti. İçinde yazılanları çok merak atiğim halde bir sayfasını bile okumadan hastaneye geldiğimde, Zihni ağbiyle mültecilik üzerine tartışıyorlardı. Ne de olsa Zihni ağbinin partisinin başkanı da eleştirdiği “mültecilik” statüsünde idi. Zihni Ağbi’ yi sıkışmıştı. Benim gelişimle, Zehra ablanın 1951 tutukluluk anıları noktalanmış, terlemekten kurtulmuştu Zihni ağbi. Parti başkanı ülkesine döndükten sonra ciddi eleştiriler getirenlerin başında idi. Yollarını ayırtmıştı. (eşim, M.Lütfi’ de partinin MYK, Başkanlar Kurulu üyesiydi,yaşı tutmadığı için kurucular listesinde resmi olarak yer alamamıştı ama,fiilen kuruluş aşamasında ciddi uğraşıları vardı.Yani; M.Lütfi’ nin de parti başkanı idi bu zat)
Mültecilik zor işti...Kimlerle ittifak yapacağını sen belirleyemiyorsun bazen....
Zehra ablanın anılarının bir kısmı yayımlandı.
Sarı sayfalı defterleri benim ve M.Lütfi’nin okumasını isterken, teslim ettiği hazinenin farkında idi.Bu sayfaları okurken,mücadelelerinde ki kararlılıkları,Mustafa Kemal’in kuzeni olmasına rağmen,bir gün bile bunu gündeme getirmeyen Reşat Fuat’ı, Kurtuluş savaşında binbaşı rütbesi ile cephede bulunan Dr. Şefik Hüsnü beyi,İspanya iç savaşında direnişçilerin yanında saf tutmak için Lager’de aldıkları askeri eğitimi,ekonomi politik derslerini Dimitrov’dan öğrendikleri,eskrimden- vals’e kadar aldıkları eğitimi,klasik müzik eğitimini,dünya sınıflar mücadelesi tarihini,materyalist felsefeyi anlatırken ki süreci okuyanlardan biri olmak sanırım bir ayrıcalıktı.
Bu anıların içinde bizi en çok şaşırtan S.S.C.B.den dönüş anısı idi.
Nail Çakırhan,.Behice Boran ile dönüş yolculuğu idi. Çok şaşırmıştık Behice hanımında KUTV’ a gidişine Behice hanımın partili olanları T.İ.P (Türkiye İşçi Partisi) ‘in içinden nasıl
İhraç ettiklerini çok iyi biliyorduk. Şekibe ablanın. T.İ.P. Ankara merkez ilçesi başkanı iken,partililerle ilişkisi yüzünden başına gelmedik kalmamıştır. Şekibe abla ve Halit ağbinin (Çelenk) anılarını okumakta fayda vardır sanırım.
Biz 14 gün sonra hasta haneden taburcu olduk. Beraber mücadele ettiği arkadaşlarını da alıp DİSK’ in Ören’de ki eğitim merkezine doğru yola çıktık. Petrol-İş sendikasının, Eğitim ve teşkilatlandırma sekreteri Mansur Burgucu’yu sevmeyenler olabilir. Ama bu kişiler gerçek bir dayanışmayı gösterdiklerine tanığım.
Kemal Sülker’i hastane odasında yalnız bırakanları da tanıdım. Ekonomik nedenlerden ötürü arşivini satmaya kalktığında, üç kuruş paraya satın almaya kalkanları da tanıdım..
.Onurlu bir hayat yaşadı. Kendi gibi insanların, sınıfının daha uygar koşullarda ve sömürüsüz, baskısız bir dünyada yaşaması için mücadele etti.
Onuru, sıra neferi gururu örnek ve rehberimiz olsun.
.” Hafıza; şiddeti yaşayanlara verilmiş bir tanrı krallığıdır.”
Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim/varsın hainleri gizlesinler, soğuk bir taş altında/
Dürüstçe yaşadım ben,/karşılığında/yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.
Jose MARTİ
Hale Özgür Kıyıcı
hmkiyici@hotmail.com
işçi sınıfının baş eğmez savaşcısı zehra kosova
YanıtlaSil